Bu yılın ilk dört ayındaki kitap satışlarında, yayınevleri arasında farklı sonuçlar veren, yüzde 35’e varan düşüşler söz konusu.
Yayıncılık sektörü için bazı aylar iyi, bazı aylar kötüdür. Yaz aylarında kitap ve dergi satışları düşer, sonbahar ve kış aylarında artar. En kötü aylar temmuz ve ağustos; en iyi aylar da ekim ile mart arasındaki altı aydır. Yaz aylarında uykuya yatıp tembellik eden okur, demek ki hava serinlemeye başlayıp kış soğuğu kapıyı çalınca kendine kapanıp okumaya başlar. On yıllardır bu böyle gidip şimdiki zamanlara dek gelmiştir.
Şimdiki zamanlar: geçmiş özlemini depreştirmeyelim, ama şimdiki zamanlar kırk yıllık alışkanlıkları tam anlamıyla bozdu bozacak. Bundan önce Şubat 2001 Krizi ekonominin lastiğini patlattığı zaman kitap sektörü de sarsılmış, zincir kitabevleri yayıncıların alacaklarını ödememiş, alacaklarını alamayan yayınevleri bir daha onarılamamış yaralar almış, küçük dağıtıcıların bazıları batmış, kitap satışları adamakıllı düşmüştü.
Asıl kriz 2008’de geldi
Meğer asıl kriz o değilmiş. 2006 yılı, ilan edilmemiş bir kriz cenderesine yayıncılık sektörünü de öylesine sıkıştırdı ki, kitap satışları genel bir kabule göre yüzde 50 dolayında düştü. Yayıncılık dünyası gerçek bir sektör olamadığı için, kesin rakamları bilmek olanaksız, ama neredeyse yarıya düşen satışlar belki yayınevlerini temelinden sarsamadı, ama işin tadı tuzu da kaçtı.
Yayıncılar olarak 2006’da, “Hiç bu yılki kadar kötü olmamıştı...” demiştik ki, 2007 yılının ilk altı ayı 2006’dan da kötü geçti. 2008’de toparlanma bekleniyordu, ama geçen ayların yerinde saymasını ne kadar isterdik. Bu yılın Ocak ayında ciddi bir olumsuzluk belirtisi yoktu, ama Şubat ayıyla birlikte öylesine keskin bir dönüş yaşandı ve kitap satışları öylesine büyük bir hızla aşağı düşmeye başladı ki, Mart, Nisan gibi ümit vermesi gereken aylarda bu düşüş hızı uçurumun dibine yayıncılık sektörünü çaktı çakacak.
Bu 2008 gerçekten farklı yaşanıyor. Bu kez yayıncılık dünyası gerçek bir ekonomik kriz tehlikesiyle karşı karşıya ve bunun sonunda ciddi kayıplarımız olabilir.
Notos Kitap küçücük bir yayınevi, şu ana dek on yedi kitabı yayımlandı, NotosÖykü’nün de 10. sayısı çıkma üzere. Büyük yayınevlerinin satışları Notos Kitap’ın yaklaşık 100 katı.
Nisan ayında Notos Kitap’ın sattığı kitapların 10 katı iade olarak geri döndü. Demek 1 kitap satarken 10 kitap iade edildi. Tümüne bakıldığında da, yeni basılan bir kitabın toplam satışı kadar kayıp yaşandı ki, büyük ölçekli bir yayınevinde bunun ciddi sonuçları olabilir.
Notos Kitap gibi çok küçük ölçekli bir birimin sayısal göstergeleri genelleştirilemez elbette. Gelin görün ki, öteki yayınevlerinin, yüzlerce yayınevinin kitaplarını bir arada bulundurup dağıtan kitap dağıtıcılarının satışları da krizi gösteriyor. Bu yılın ilk dört ayındaki kitap satışlarında, yayınevleri arasında farklı sonuçlar veren, yüzde 35’e varan düşüşler söz konusu. Bunu da genelleştirmekten korkarım, ama hiç kuşkunuz olmasın ki, bizim kültür yayıncıları dediğimiz, sizin de aklınıza ilk gelen yayınevlerinin satışları hemen hemen bu düzeyde seyrediyor. Sektörün oksijen pompaları arasında kitabevleri var ve Ankara’da önemli bir kitabevi kapandı, gene önemli bir kitabevi küçülme kararı aldı, İstanbul’da da benzer endişeler şiddetle yaşanıyor.
Nedenleri nedir?
Kitap satışlarında zaman zaman görülen düşüşlerin nedenlerini bilene pek rastlanmaz. Söylenenlere bakılırsa, kitap satışları yağmurdan da etkilenir, kardan da, sıcaktan da soğuktan da, seçim öncesinden de etkilenir sınav öncesinden de, siyasal gerilim ve ekonomik sorunlardan da elbette, demek aile içindeki geçimsizliklerden de etkileniyordur...
Gene de bunca yıldır şunu anlayamadım: Kitap satışları siyasal gerilimden niçin bu denrli etkilenir? Farklı siyasal odaklar arasında bir çatışma varsa, merak da uyanmaz, dolayısıyla araştırmaya, okumaya ilgi artmaz mı? Olmuyor işte.
Çözüm nerede?
Nedenleri ne olursa olsun, bu krizden çıkış yollarını araştırmamız gerekiyor. Sanırım hedefleri küçültmekte yarar var. kitap yayıncılığında üretimin durdurulması ölümdür, ama yavaşlatılabilir. Daha da akıllıcası, yayımlanan kitap çeşidini çok az azaltıp, baskı sayısını çok düşürmek en akıllıca yöntemlerden biri sayılır.
Sözgelimi, ayda 10 kitap yayımlayan bir yayınevinin bu sayıyı 7’ye çekmesi akılcı olabilir; ama daha önemlisi, kitapların baskı adedini sözgelimi 2000’den 1000’e, 1000’den 600’e düşürmek!
Büyük yayınevleri bu hesabı daha iyi yapacaktır, ama benim bildiğim hesaplar bu yolun hem çarkın dönüş hızını ayarlayacağını, hem de stok yükünü çok aza indireceğini gösteriyor. İvedi önlemler bunlar, dahası da elbette olmalı...
09 Mayıs 2008 Cuma
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
25 yorum:
Kitap yayıncılığının kötü durumda olduğuna ilişkin bir takım bilgilere sahiptim, fakat durumun Semih Bey'in anlattığı kadar ciddi olabileceğini düşünmemiştim; hatta madem durum kötü neden bu kadar çok kitap yayımlanıyor diye sorardım kendime; demek ki görünüşe aldanmışım biraz, çok yayımlanması çok satıldığı anlamına gelmiyormuş demek.
Ama yine de şöyle bir soru var aklımda: Satışların düşük oluşu, geçmişe oranla yayımlanan kitap sayısının yüksek olmasından kaynaklanan bir görüntü olabilir mi? Yani şöyle ki, örneğin 2000 yılında 100.000 kitap yayımlandı ve bunların yüzde 60'ı yani 60.000 kitap satıldı; 2007 yılında ise, yayıncılıktaki artışla birlikte 300.000 kitap yayımlandı ve bunların yüzde 40'ı yani 120.000 kitap satıldı. Bu durumda yüzde düzeyinde yaşanan düşüşün aksine sayısal olarak iki katına çıkmış bir satış miktarı var. Görünürdeki düşüşün nedeni aşırı üretim gibi görünüyor; yani klasik anlamda aşırı üretimin ekonomide yarattığı krize benzer bir kriz söz konusu yayıncılıkta. Bu krizi aşmanın çeşitli yolları olabilir elbette ki, ancak hangi kitabın ne kadar yayımlanması gerektiğini kestirmek en etkin çözüm gibi görünüyor, çünkü sorun insanların artık daha az kitap alması değil, alamayacakları kadar çok kitabn yayımlanmasıdır gibi görünüyor; kaldı ki, benim gördüğüm kadarıyla, korsan kitap satışı geçmiş yıllarda olduğu kadar yüksek değil ve bu da orijinal kitap satışını destekleyen bir unsurdur. Belki yanılıyorumdur, ama şu an bulabildiğim tek açıklama bu sanırım. Bu konudaki düşüncelerinizi merak ediyorum.
Ankada'da büyük bir yayınevi kapanmış diyor Semih Bey, uzun yıllar Ankara'da yaşadım, bazı büyük kitapçılar Ankara'nın bir parçasıdır artık, o yüzden, hangisi olduğunu bilmiyorum ama kapandığını duymak çok üzücü gerçekten. Yayıncılıktaki krizin bir an önce ciddi olarak ele alıması gerekiyor. Aksi taktirde zincirleme bir şekilde kapanmalar devam edebilir.
aslında buraya yorum yazmak gerek ama benim semih beye bir sorum olacak. Bir kitap kaç ay kitapevinde bekledikten sonra yayınevine iade ediliyor? Çünkü pek çok kitabın okura ulaşması uzun zaman alıyor. öncelikle yazarının sonra da yayınevinin sabırla beklemesi gerekiyor. ama herhalde kitapevleri ve dağıtıcı bu sabıra sahip değil. yazar hayal kırıklığına uğrarken yayıncı da maddi zarara giriyor dolayısıyla.
Özcan beyin görüşlerine tamamıyla katılıyorum. Ben okurun alışkanlıklarında, en azından kitap alma alışkanlığında bir değişiklik olduğunu düşünmüyorum. Sorun çok fazla yayınevi tarafından çok fazla kitabın basılması gibime geliyor. Bir klasik kitap bazı durumlarda dört ya da beş yayınevi tarafından basılıyor. Ortada bu kadar çok kitap olunca da kitabın raf ömrü gitgide kısalıyor.
Örneğin İstanbul dışında normal, yani 2000 adet basılmış bir kitabı çoğu zaman bulamıyoruz bile. Bu kitaplar bir şehre iki ya da üç adet geliyor, bitince de raflara bir daha uğramıyor. Biz de okurun kitabı sipariş etmesi olayı pek yaşanmıyor. Varsa alıyor, yoksa uğraşmıyor.
İlginç bir gözlemimi söyleyeceğim. Eminim çok kişinin dikkatini çekmiştir. Kitapçılardaki çok satanlar köşesi. Bazen bir kitapçıya girersiniz ve bu köşede bir rafta bir romanı veya bir araştırma kitabını görürsünüz, en az 30 adet vardır. Bu rakam bir kitapçı için hiç de fena sayılmaz. Bu genelde okur nezdinde psikolojik bir etki de yaratır. Rafta o kitabı çok gördüğü zaman "ortalama okur" o kitabı alır. Yani baskı adetindeki çokluk, bazı durumlarda kitabı da sattırır. Tabii bunlar küçük örnekler.
Ben şahsen baskı adetlerinin düşürülmesini doğru bulmuyorum. Evet bir ayda basılan kitap sayısı düşürülmeli, ama baskı adetlerindeki düşüş bence sadece okuru değil, yazarı da kaçırır gibime geliyor.
Semih beyin yayıncılık üzerine Notos Blog'da yazdıklarından anlam çıkarmak gerektiğine inandığım, bir blog yorumcusu olarak kendimi sorumlu tuttuğum için aşağıdakileri yazdım.
Semih beyin yayıncılık sektörünün giderek gerilediği üzerine tespitlerini uzun bir zamandır okuyoruz. Ve bunların çok yerinde tespitler olduğu kanısındayım. Malesef okur sayısının az olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz . Öyle oluncada kitaba ilgi dibe vurabiliyor. Kitap, dergi almak o kadar gereksiz görülüyor ki bazı ortamlarda edebiyat mevzu bahis bile değil.
Blog arkadaşlarıma bir şeyler sormak istiyorum. Semih beyin anlattıkları üzerinden bir tıkanmanın var olduğu ortada. bununla beraber kitap basımının aza indirilmesi de doğal bir sonuç.
Fakat blog da yazılanlara baktığımda- lütfen kimse üstüne alınmasın. biz bir aileysek eleştiri bizi geliştirir- yayın evinin küçülmesine karşın bir çözüm üretemiyoruz. Bireysel anlamda bir özveride bulunmuyoruz.
Hele ki küçük yayınevleriyse gerçekten bireysel anlamda arka çıkmak lazım. Geliştirip, yayınevinin kaygılarını giderme, konusunda bize de iş düşüyor kanısındayım.
arkadaşlar bu konuda bir tartışma başlatalım. ve somut anlamda nasıl bir emek, nasıl bir katkı suna bileceğimizi tartışalım. hem bu aramızdaki ilişkileride sağlamlaştıracaktır.
tüm blog arkadaşlarıma saygılarımı sunuyorum..
Günlük gazetelerin kitap eklerinde yayımlanan birçok kitap reklamı var.Her şey yolunda gözüküyor.Ama
yayımcı gözüyle durum farklı olabilir.Bilmiyorum,yakınınızda öğretmen var mı,benim yakın zamanlarda hazırlandığım bir sınav
nedeniyle bir grup öğretmen arkadaşım oldu.Mesela onlar kitap
okuma alışkanlığı üzerine eğitim bilimleri adında bir sınav dersi alıyorlar.Amaç yeni öğretmenler adaylarına nasıl öğrenci yetiştirilir,nasıl ders anlatılır
gibi konular anlatılıyor.Birkaç ders onlara katıldım.Gerçekten şahit oldum şu ki,öğretmenler öğrencilerine kitap önerisinde bulunabiliyorlardı.Yani milyonlar kadar öğrenci var ülkemizde.Her öğrenci bir kitap etse yüzbinlerce kitap çıkar ortaya.Bence öğretmenler biraz duyarsız.Biraz tetikleseler memleketi değiştirebilirler.
Binlerce ortaöğretim,lise öğrencisi var.Çoğu da kitap meraklısı.Nereden çıkıyorum bu öngörüye.Çünkü iki komşumuzun lise
okuyan öğrencisi var ve bana Necip
Fazıl Kürek,Fazıl Hüsnü Dağlarca'dan ders ödevleri getiriyorlar.Bence yayımcılık altın madenin üzerinde oturuyor.
Yayıncıların az kitap basmaları ya da basım adetlerini düşürmeleri ya da biz okurların daha fazla kitap alarak yayınevlerine sahip çıkmaları günü kurtarmak için alınan önlemler. Bunun dışında, Türkiye'de okur-yazarlıkla ve yayıncılıkla ilgili yapısal sorunlar var mı ve varsa bunlar için neler yapılabilir, bunların tartışılması gerekir. Robert Koleji'ndeki ortaokul ve lise seviyesindeki çocuklar Suç ve Ceza'yı okuyup analiz edebiliyorlar ve devlet liselerinde buna yönelik çalışmalar "özet çıkarma" ile sınırlandırılıyorsa, burada biraz durup sorular sorulmalı.
Ayrıca, hepimizin aklında olduğunu düşündüğüm ama bir türlü dile getirmeye gönlümüzün el vermediği bir şey; yayıncıların, kendi kitaplarını korsancılara gönderdiğiyle ilgili birkaç küçük anektod geldi kulağıma. Yayıncının, daha piyasaya vermeden önce kitabını, korsan yayına götürdüğü ve korsan yayındaki piyasa payında, yayıncıların da hissesinin olduğu söylendi bir sohbet sırasında. Böyle durumlar gerçekten yaşanıyor mu, yayıncılar kendi bindikleri dalı kesiyorlar mı, bunların da araştırılması gerekir. Hoş, bunun araştırması nasıl yapılır o da ayrı bir konu. Bunu düşünmek bile can sıkıcı.
Sinan bey farklı bir açıdan yaklaşmışsınız yayıncılığın önünün açılmasına. Kesinlikle haklısınız. Ben öğretmenim ve öğrencilerime kitap okumalarını tavsiye ediyorum. Okunması gereken kitaplar konusunda da önerilerde bulunuyorum. Fakat Türkiye'de öğretmenliği sadece ekmek kapısı gören yığınca edebiyet öğretmenleri de var.Bu öğretmen arkadaşları da yadırgamamak gerekir. Önemli olan edebiyatı yaşamının nekadarına yaymış olmaktır. Elbette ki bu dinamikler harekete geçirile bilinirse "yayıncılık altın madeninin üzerinde oturuyor." Fakat sadece öğretmenlere bırakmadan, bu madeni harekete geçirmede ki katkımız ne olacak?
Ali beyin "biz okurların daha fazla kitap alarak yayınevlerine sahip çıkmaları günü kurtarmak için alınan önlemlerdir" bu kısmını biraz irdelemek istiyorum. Küçükölçekli yayınevlerinin çalışma koşullarına bakıldığında çıkardıkları ürünlerin reklam,dağıtım ve satış konusunda büyük sıkıntılar yaşadığını biliyoruz. Özellikle reklam konusuna dönmek istiyorum. Gerçekten usta kalemlerin kitapları çıktığı zaman hemende haberimiz oluyor. Bir dergide, bir kitap ekinde, bir gazetenin kültür sayfasında... Birinden ötekine ürün piyasaya çıktıktan bir hafta içinde haberimiz oluyor. Belki haberimiz olmazsa, gideceğimiz bir kitapçıda kitap karşımızda dahi olsa görmeyeceğiz ve almadan çıkacağız. Bu noktada kalitesine güvendiğimiz küçük yayınevleri büyük tıkanıklar yaşıyor. Çok kitap almaktan ziyade bir kitap alıp iki tanesinide arkadaşlarımıza aldırırsak...Küçükölçekli yayınevlerinin gününü kurtarırsak.. Denizden çıkarılmış yarı baygın bir insana suni teneffüs yapılırsa yaşama dönmez mi? gözlerini açtığında, sonra ayağa kalktığında gücünü toplayıp yolunda ilerlemez mi? Bu umutlarla günü kurtaramaz mıyız?
Türkiye'de okur-yazarlıkla ve yayıncılıkla ilgili yapısal sorunlar var. Ve kesinlikle tartışılması gerekir.
Mehmet Bey,öğretmen olduğunuza çok sevindim.Kitap yaymcılığı konusunda günü kurtarma senaryolarının bir işe yaramayacağında hem fikirim.Ben kendi yolculuğumdan bir pay çıkararak durumu somutlamak istemiştim.Bundan on yıl önce kitap nedir,okumak nedir gibi sorulara yabancı birisiydim.Üniversite sınavlarına hazırlanırken bir Türkçe öğretmeni okuduğu şiirlerle,öykülerle bizi edebiyata ısındırttı.O zamanlar kendinden habersiz,boşlukta bir adamdım.On yıl sonra bambaşka biri oldum.Yani her insanda bir değişim yaşanabilir.Şimdi okumayan, tiyatroya gitmeyen insan,bir arkadaş veya öğretmen aracılığıyla bir değişim yaşayabilir.
Yıllardır yanlış kültür politkaları üreten devlet de bu konuda biraz suçlu.
Eminim bütün duyarlı vatandaşlar birer kitap alabilirler.Cumhuriyet
mitinglerinde görüyoruz.Bu sinerjiyi kullanmak gerek.Elbette lider ve yönlendirici insanlara da gerek var.
Notos, bazı kitap seçimlerini yanlış yaptı. Daha doğrusu bazı kitapları basmak için biraz acele etti...
Bu eleştiriyi dile getirirken, isim vermek de gerek fakat bu, haddim olmadığı için yapacağım bir şey değil.
Sadece Notos'un henüz kurulmuş ve çok küçük bir imkana sahip yayınevi olarak satışı garanti klasiklere ve okurun tanıdığı ustalara şimdilik daha ağırlık vermesi düşüncesindeyim.
Bir okur olarak kitapçıdan bedelini ödeyip alabileceğim nitelikte yeni yazar Türk ve dünya edebiyatında son dönemde yok. Düşüşün bir nedeni de bu olabilir mi acaba?
Bir gazeteci olarak da yayıncıların iflahını kesen korsan kitap konusuna pek eğilmediğimi, eğilsem bile bunu yayınlatma konusunda sıkıntı çektiğimi söylemeliyim.
Sinan bey, sizin yaşamınızın edebiyatla ilişkilenmesine benzer durumları bende yaşadım. Eminim, edebiyatla ilgilenen herkes birileri tarafından ya da çevrelerindeki kişilerden etkilenerek kapılmışlardır bilmenin lanetine. Murathan Mungan Şahmaran masalında "Bilmek lanetlenmektir" diyor. Ve bilgiye ulaştıkça daha fazlasına erişmek ister insan. Bu durum elbetteki bilginin ahusuna kapılan bizim gibi insanları edebiyatın derinliğine indirir. Kaçmayız hiç bir sorumluktan, edebiyat olunca atlamayız hiç bir mevzuyu. Fakat bizim gibi olamayanlar, bilginin peşinden koşmayanlar bizden o kadar daha çoklar ki...
Sizin Yazdıklarınız üzerinden bir sınıftaki öğrenci sayısı 30 diyelim. Ortalama 3 öğrenci bile bilginin, okumanın sarhoşluğuna kapılırsa %10 luk bir sayı çıkar ortaya. Çünkü okumaya teşvik edilen öğrencilerin büyük çoğunluğu devamını getirmiyor. Bir, iki ya da üç kitap okuduktan sonra bırakabiliyor... Biz bunlara heves diyoruz. Bu anlattıklarım sanatın diğer dalları için geçerli. Kendi okulumda 5 yıl üstüste tiyatro oyunu hazırladım öğrencilerimle. İstedim ki bir kulüb gibi yıllar geçtikçe devamını kendi getirsin, tiyatro külütürü otursun. Ben olmasamda oluşan potansiyelden dolayı oyunlar çıkmaya devam etsin. Ama çok istedim. Fakat inanın bir yıl önce oynayan öğrencilerden , bir çoğu bir sonraki yıl oynamak istemedi.
Milli eğitim bakanlığının yanlış politikalarını yayınladıkları yüz temel eserden başlayarak saymaya kalksak çok şey anlatabilirim. Yakın zamana kadar bir eğitim sendikasının yönetim kurulu üyesiydim.
Son olarak bütün duyarlı vatandaşlar birer kitap alabilirler diyorsunuz. İşte tamda bu noktada biz devreye girmeliyiz. İnanın çoğu duyarlı vatandaş kitapçıya gidipde kitap almayı düşünemiyor bile. İşte biz anlatmalıyız. Belkide duyarlılığa davet etmeliyiz. Kitapaldıra bilmeliyiz onlara. Özellikle, Kendi imkanlarıyla ayakta durmak isteyen ciddi ve kaliteli yayınlar çıkaran yayıevlerine bu noktada yardım etmeliyiz.
ben de bu blog un kamberlerinden biri oldugum icin bir seyler yazmak istiyorum. ama nba de playoff lar var ve benim icin hemen hemen proustvari bir fantazi oldugu icin son derece sacma bir bicimde elime gecen bos zamanimi genelde bu hoplayip ziplayan adamlarin maclarini izleyerek geciriyorum su siralar.
oncelikle sunu belirtmeliyim ki ozcan dogan yine her zamanki mutevaziligiyla konunun sayisal bolumunu aciklamis ve her zamanki gibi dogru bir aciklama ki aslinda kitap satisi artmistir, sadece oranlar degismistir. ama ote yandan yayinciligin her zaman dusmesi muhtemel krizler onun naifliginden kaynaklanmiyor, her meslek gibi o da kendi yolunu dunyanin her yerinde degisik sekillerde cizmeye calisiyor. en az diger sektorler kadar profesyonel o da. ve her sektor gibi buyumesi ya da daralmasi yuzlerce nedene bagli. basit bir indirgemeyle yayincilik uc parcadan olusuyor ve bunlar yayinci ve okursa digeri de yazardir ve belki de en az diger ikisi kadar onemli bir parcadir. kitaplarin yasamasi icin ilk ikisi ne kadar onemliyse ucuncusu de o kadar onemlidir.
ama bir gercek var ki yazar dedigimiz "icraci"lar bile es gecemiyorlar. o da artik edebiyatin tipki tenis oynamak gibi bir cesit zevk, hatta luks bir zevk oldugu. ustelik iki yuz yil once bati dunyasinda sadece tiyatro ve opera ile sanatsever kapma mucadelesine girmek durumunda kalan edebiyat su anda tv, sinema ve bienal turu organizasyonlarla butun dunyada sergilenmeye baslayan guncel sanatla da mucadele etmek durumunda izler cevrenin "zaman"i uzerindeki yarista. kisa bir omur hangi birini takip ederek harcanir? gibi bir soru da herkesin sordugu bir soru filan degil, herkes artik hangisiyle hangi sartlar altinda tanisir ve severse...
edebiyat eskisi gibi dramatik gucu ya da o "ince gozu" ya da akilligi ile kendini kabul ettiremiyor. cok uzun zamanlar once felsefe akademiye gomuldu, siir muzede gezmek gibi bir zevk haline geldi ve dramatik guc sinema tarafindan ele gecirildi. yasayan bir duzyazi kaldi (tabii burada onun dunya savaslarindan bile basariyla cikmis bir seyden bahsediyoruz) ve o da kitlesel bir zevk degil artik (kirkegaard'in kitaplarinin giris bolumlerinde aristokratik kitap okuma sevdasiyla eglenebilecegi bir durum yok artik). insanlarin hayatlarini gecirirken zevk aldiklari bir durak. orhan pamuk gibi yuksek satis rakamlari olan yazarlar bile konya' daki okura ulasmaktansa guney kore'deki edebiyat kulubune ulasmayi istiyor. ve onun gibi iyi bir yazar... nazim hikmet' in esi onu gallimard'a onermeseydi yurtdisinda yayinlanmasi belki cok uzun seneler alacakti. tipki yayincilar gibi yazarlarin da hayati en ufak esintiden etkilenen nazik bir denge ustunde duruyor ve bunun icin de yapilabilecek seyler pek az.
yayinciligin krizi dogal olarak onun kuculmesi sonucunu getirecek. yazmak ve yayinlamak zorlasacak. okurun merakini cekebilmek icin yazarlarin daha daha iyi yazmasi gerekecek. yayincilik sektoru donem donem buyur de yazara soyle derin bir soluk aldirirsa eger bu tur seleksiyonlar bence cok da kotu degil. cunku sanatseverligin bir donemin avusturyasi ya da osmanli'nin lale devrindeki gibi, yazari da okuru da ic bayiltici bir asiriliga surukleyen donemlerini de biliyoruz. asiri sanatsever ortamlar iyi eserden cok kotu eserin isine yarayayan ortamlardir.
Açıkçası Özcan Doğan Bey'in örnek olarak verdiği açıklamayı pek mantıklı bulmadım. Yani bir yılda yayıncı sayısı üç katına çıktı, ve eski ve yeni hiçbir yayıncı satışlarını bu büyümeye göre ayarlamadı. Pek mantıklı gelmiyor (Bir toplumun belirli bir mala talebinin mucuzevi bir şekilde artmayacağını hiçbiri bilmiyor).
Bence çok daha doğru bir açıklama şu anda fiilen bir ekonomik kriz içerisindeyiz. Mevcut hükümet kendi deyimiyle daha deliğe süpürülmediği için bu krizin algılanmasını engelleyecek gücü var. Kitabı temel ihtiyaç olarak görmeyen bir toplumda, doğal olarak krizden ilk kitap sektörü etkileniyor. Çünkü geliri daralan kişi ilk onu gözden çıkarıyor. İnsanlar pirincin fiyatı iki katına çıktığında aldığı pirincin kalitesini bir miktar düşürüyor, ama geri kalanı için feda edilebilir gördükleri diğer tüketim mallarını kısıyorlar.
Ayrıca, Notos Kitaba ek bir başarısızlık biçmek de bence yanlış. Ben kişisel olarak Notos Öykü'yü oldukça başarılı buluyorum.
Saygılarımla,
Ceyhun Bey, ben yazımda bir yıl değil 7 yıl diyorum; dahası yayıncı sayısının artışından ziyade yayımlanan kitap sayısındaki artışı kastediyorum, ama sektöre dahil olan yeni yayımcıların sektörü fazlasıyla büyüttüğü de bir gerçek (örneğin sadece Doğan Kitap yüzlerce kitap yayımladı son 7 yıl içinde, yani milyonlarca adet kitap) Yayıncılık dünyasını yakından takip ediyorum ve geçen yıllarla arada büyük farklar olduğunu biliyorum.
Türkiye'de yayıncılığın orta/uzun vadeli yapısal sorunları olabilir. Ancak geçtiğimiz yıl başlayan küresel dalgalanmanın Türkiye piyasalarını da etkilediğini, buna tepki olarak tüketimde daralma yaşandığını, gıda ve enerji fiyatlarının artmasıyla hanehalkı bütçelerinin sıkıştığını düşünürsek bu yıl kitap satışlarında gerçekleştiği ifade edilen azalmanın döngüsel bir hareket olarak analiz edilmesi daha doğru olacak.
Soruna klasik Newtoncu mantıkla yaklaştığımızı düşünüyorum. Aslında herkes sorunun nedenlerinden birinin üzerine parmak basıyor. İleri sürülen tüm faktörler gerçek ve hepsi mevcut durumun ortaya çıkmasında pay sahibi. Böyle bir ortamda da kitap satışlarındaki düşüş kaçınılmaz oluyor.
Ama ben yine de başat faktörün yayıncılıktaki nicel artış olduğunu düşünüyorum. Olaya böyle bakınca bu sonuç kaçınılmaz gibi gözüküyor. Çünkü talep üç aşağı beş yukarı sabit ve arz sürekli artıyor.
Ülkemizde profesyonel yayıncılık yavaş yavaş batıdaki hemcinslerine benzemeye başladı. Sistemin içinde bu kaçınılmaz bir sonuç. Çünkü medya benziyor, ekonomi benziyor, sosyo-kültürel yapı (artık)benziyor... Yayınevleri ne kadar direnebilir!
O zaman buradan hareketle yayınevilerini kurumsal bir yapılanma uzun vadede kurtarabilir kanımca. Bir de değişimi ve gelişimi yakından takip eden nitelikli "profesyoneller" Çünkü iş amatörlere bırakılamayacak kadar acımasızlaşıyor.
Geçen sene işim icabı çıktığım bir gezide tesadüf eseri tanıştığım bir kitapsever, batıdaki kısa vadeli çözümü söylemişti. Gerçi bu pek bilinmeyen bir şey değil ama...
"Bizim buralarda her yayınevi en az bir tane bestseller yazar çıkarmak zorundadır."
Kabul ediyorum, kulağa hiç hoş gelmiyor, ama bu yazar yayınevinin diğer kitaplarını finanse edecek parayı kolayca sağlıyor.
Ülkemizdeki büyük yayınevlerini hepsinin böyle bir iki yazara sahip olduğu malum. İşin tehlikeli boyutu bunun bir sarmala dönüşmeye başlaması. Bunun sonucunda vahim olan sadece dağıtımda değil, kitap piyasasında da tröstlerin ortaya çıkmasıdır. Yazar da son derece anlaşılabilir nedenlerden bu tröstleri tercih edecektir elbette. Bu bence ürkütücü bir tablo. Ama bu perspektiften bakarken bile küçük yayınevlerinin bir şansı var. Onlar kendi yeni, genç ve iyi yazarlarını çıkarabilirler. Evet, ileride tröstler onları "kapmak" isteyeceklerdir. Ama önümüzde buna uzun süre direnen Yaşar Kemal örneği var. Yanılıyorsam Semih Bey düzeltsin. Ama bildiğim kadarıyla onunla Adam yayınları arasında özel bir bağ vardı. Ya da dışarıdan öyle gözüküyordu.
--------------
İyi ki bu konuyu tartışıyoruz. Burada öylesine nitelikli düşünceler atıldı ki ortaya... Sektörün profesyonelleri bile bu yorumları okumalı...Ben kendi payıma, birinin doğru, ötekinin yanlış olduğunu söyleyecek durumda değilim. Tümünün de doğruluk payı var. Sanırım buradan bir yazı daha çıkacak.
Doğru, yayınevi sayısı ve yayımlanan kitap çeşidi o kadar arttı ki, tek tek her kitap başına düşen satış ortalaması böylece de düşmüş oldu. Ama öte yandan, kitap satışlarında mutlak bir düşüş de var. Hem ekonomik, hem siyasal kriz yüzünden (ya da önümüzdeki kriz).
Yayınevlerinin çok-satan yazarları olması da gerekir elbette. Ama bizim ülkemizde bir yılda kaç tane kitap, sözgelimi yüz bin satılıyor? Diyelim ki, 20 kitap. Oysa etkin 500 yayınevi var. Yirmi otuz kadar da büyük yayıevi. O çok-satan kitaplar da genellikle bu yayınevleri arasında paylaşılmış oluyor, doğal olarak. Arada yeni, küçük bir yayınevinin payına da bir yüz bin satan kitap düşüyor, ama kaç yayınevinin...
Sonuç şu ki, yayıncılık dünyası zor durumda ve acısı sanırım önümüzdeki yakın gelecekte çıkacak... Bence bu kez iş daha ciddi...
NotosÖykü'nün hazırlanma aşamasında Semih Gümüş çok yoğun çalıştığından daha önce de yazdığı gibi blogda pek fazla yazamıyor. Böyle zamanlarda blogdaki tartışma hararetinin hızla düştüğünü görüyorum. Demek oluyor ki blogda yazanların niyeti sadece fikirlerini savunmak değil, olabildiğince Semih Gümüş'ten görüşlerine ilişkin yorumlar almak. Söz konusu niteliğiyle de Notos Blog benzerlerinden ayrılıyor.
Aslında bu yazdıklarım daha önce de farklı kalemlerce yazı konusu edildi bu blogda. Yazılmayan ise blog kullanıcılarının, edebiyat bilen kişiler olmalarının yanında bunu yazı ile ifade etme konusundaki başarıları. Söz gelimi Özcan Doğan'ın araştırmacı niteliği başlıbaşına bir yazar-okur kavramı oluşturuyor. Ebru, Sibel, Sinan Özdemir, Ali Ünal, Mehmet, Ufuk, Ceyhun Çakar ve Evren Güldoğan salt konu üzerinde görüş bildiren yazılarıyla değil bana göre bir edebiyat dergisinin daimi yazarı niteliğinde yorum üretiyor. Yazar - okur dememin özelliği de okur - yazar kavramından daha farklı hareket edildiğidir. Çünkü okur sıfatıyla yazan arkadaşların aslında yazar özelliklerinin daha baskın olduğunu söylemeliyim. Elbette ki yazmalarının yegane koşulu iyi birer okur olmaları, fakat bana göre blogun tüm isimli kullanıcıları kendilerine okur sıfatının yanında yazar sıfatını da yakıştırmalı bundan sonra...
İki aylık dönemlerin son günlerine yaklaştıkça blogda yaşanan bu hareketsizliği, ben Erdinç Akkoyunlu'nun dediği yönde değerlendirmiyorum. Tartışma belli bir zirve noktasına çıkıyor, herkes görüşünü bildiriyor ve sanal ortamın mimiksiz/ifadesiz tartışma geleneğinin pek de iç açıcı olmamasını hissettiklerinden olacak, oldukça dozunda bir şekilde sönümleniyor. Herkes, herkesin fikrine değer veriyor. Yorumcuların, sadece Semih Gümüş'ten yorum almak için yazdıklarını söylemek biraz haksızlık olur zira herkes biliyor ki Sayın Gümüş zaten blogu takip ediyordur.
Herkes adına konuştum, aslında hatalı bir hareket ama bu iki ayda bir yaşanan hareketsizliğin, "Dergi bir an önce çıksın da, buraya yeni yazılar gelsin, onlarla ilgili konuşalım" alt metinli bir bekleyişe evrildiğini sanıyorum. Yorumcular, yazdıklarının başlıktan uzaklaşmasını da istemiyor olabilir ki ben birçok defa, bu sebeple yazmak istediklerimi yazmadım. Burası bir forum olmadığı için de, başlık açıp yazamıyorsunuz. NotosForum açılır da belki daha hareketli olur ama o da başka bir mecra. Burada geçerli olan blog kanunları ve yazar yeni bir yazı yazmadıkça, olan biten her şey, diğer bloglarda olduğu gibi işliyor burada da. Eminim siz de diğer blogları takip ediyorsunuzdur. Bu mecra, bir nebze yazar-yönlendirmeli bir bölge.
Ezcümle, ben herkesin yazısını merak ederim ve herkesin de benim yazımı okumasını, üzerine düşünmesini isterim. Elbette Semih Gümüş de dahil ama herkesle birlikte.
Notos Blog'da artık öyle bir noktaya gelindi ki, sürekli yazan ve Erdinç Akkoyunlu'nun adlarını verdiği yorumcularımızın ne bana ne de başkasına gereksinimi kaldı ve bana kalırsa çok ciddi yorumlar yazılıyor.
Erdinç Akkoyunlu bence anlamış: Burada sürekli yazan arkadaşlar dergi yazarı gibi, benim gözümde de. Yazarlardan nitelikli okurlar her zaman pek çoktur ve onların bir bölümü Notos Blog yorumcusu.
Şimdi hedef, bu nitelikte yorumcuların Notos Blog'daki sayısını artırmak. Sürekli izleyenlerin sayısını çok artırmak gibi bir amaç bu da...
kendimi tahlil ederken, burada yorum yazanları da düşünceme dahil edip - olasıdır ki burada yorum yazan kişilerin çoğu için apaçık olan - bir şeyi amerika'yı yeniden keşfeder gibi ayrımsadım.
büyük bir olasılıkla yorum yapanların çoğunun ve semih gümüş'ün "e bu zaten
bilinmedik bir şey değil" diyecekleri ve benim ancak ayrımsadığım şey aslında yorumcuların pek çok benzeri forumda yer almayan bir biçimde notos'u sahiplenmeleri. yazanlar eleştirilerini sadece eleştirmek için değil, sadece fikrini ortaya koymak için değil, fakat bu fikirleri, notos ile kendileri arasında bir bağ oluştuğu ve bir katkı sağlamak amacıyla dile getirmekteler. çoğu kere bu "katkı sağlama" amacı benzeri bloglardaki eleştiri ve yorumlara içkin değildir.
bunu sanırım en çıplak biçimde, bugün zaman öldürmek ve yeni neler çıkmış diye bakınmak için girdiğim beyoğlu'ndaki kitapçıda "acaba notos'un kitapları nerede, raflarda görülür biçimde yerleştirilmiş mi, kapaklar nasıl vs." diye aranırken ayrımsadım. bu bence önemli bir mesele. bu durumu oluşturan etmenler böylesi bir blogun varlığı, notos öykü dergisinin yarattığı devingenlik ve semih gümüş'ün en baştan oluşturmayı amaçladığı (en azından öyle görünüyor) okurla olan sürekli
etkileşimden müteşekkil. işte bu yüzdendir ki notos öykü her sayısını düzenli olarak aldığım iki dergiden biri. adını anmanın notos için de yararlı olacağını düşünüyorum: diğer dergi ise yine bir öykü dergisi olan eşik cini. eşik cini'nin de nitelikli bir dergi olduğunu düşünmeme karşın notos'un yarattığı içtenlik ortamı, dergi-okur ilişkileri ve dinamik yapı eşik cini'nde ne yazık ki yok. bir üçüncü dergi ise varlık. ancak onu her sayı düzenli olarak değil, o ayki sayısının ilgimi çekmesine göre alıyorum. ve üstelik bu iki dergi, bende notos öykü'nün yarattığı "yeni sayı ne zaman çıkacak" heyecanını yaratmıyor.
notos öykü'nün başarılı bir iş olduğunu düşünmeme karşın notos kitap'ın dergiye göre - ticari anlamda - daha geride kaldığını görüyorum. bunun kimi sebeplerini (kapak tasarımlarındaki ayrıntılar, fiyatlar vs.) burada söylemektense okur toplantılarında dile getirmenin daha yararlı olacağını düşünüyorum.
şöyle bir geniş çerçeve bir fikir verebilir sanırım. üstelik işbu yorumun yer aldığı yazı ile de bağlantıyı kurmuş olurum.
trt'den bulaşma "siyaseten ad vermeme" alışkanlığının pek çok kere zararlı olabileceğini düşündüğümden tek tek örnekleyeceğim. bana birisi dost, ayrıntı veya doğubatı yayınlarından bir kitap çıktığını söylediği zaman
söz konusu kitabın tarih, sosyoloji, devlet kuramı, felsefe yahut diğer sosyal bilimler alanında ciddi bir kuramsal kitap olduğunu düşünürüm ve nitelikli olduğuna peşin hüküm getiririm. bu hüküm ancak kitabı okuduğumda bozulabilir. aynı biçimde yky'den çıkma edebiyat veya edebiyat dışı bir kitabın nitelikli olacağına dair bende oluşmuş bir ön güveni vardır. buna karşın büyük yayınevlerinden doğan kitap'ın kitapları nitelik açısından çok inişli çıkışlıdır ve bende oluşmuş bu ön-güvenden yoksundur.
daha pek çok ad verilebilir kuşkusuz. bu söylediklerimde büyük, küçük, butik bütün yayınevlerini ilgilendiren husus kendilerine kemikleşmiş bir güvenilir okuyucu kitlesi yaratmaktır. bunu yaparken de örnekse doğan kitap gibi her kesimdeki okura yahut daha doğru bir deyişle her nitelikteki okura hitap edeceğim dememek gerekir. gerekirse farklı nitelikteki okumalar içeren dizilerdeki kitapların tasarımları arasında keskin ayrımlara gidilmelidir. durum böyle olunca, bilinçli okurun
mesela pek çok çevirisi olan klasikleri daha güven duyduğu yayınevine ait basımından alması daha akla yatkındır. hem kriz dönemlerinde hem de uzun vadede sanırım gereksinim duyduğumuz temel şey sadık ve bilinçli okur sayısının artması.
Yayınlanan kitap sayısı artmış olmasına rağmen, edebiyat alanı içinde kalarak analiz edebilirsek ''anlatım sanatı'' olarak zenginleşememiz asıl üzerinde kafa yorulması gereken nazik nokta diye düşünüyorum. Yayınevlerinin, yayınlama ya da yayınlamama kararını verirken savunabildikleri ya da koruyabildikleri ''yayın poetikalarına'' sahip olmadıkları anlaşılmaktadır. Yetersiz ve düşük seviyede olanla ortalığa çıkma çoğu alanda olduğu gibi kitap yayıncılığında da var. Gümbür gümbür eşsiz anlatımlı kitaplar yayınladılar da okurlar mı satınalmadılar?
Bandrol Yayıncıların Kara Kaşı Kara Gözü İçin Çıkarılmadı.
Öncelikle bandrolün amacı konusunda anlaşmamız lazım. Bandrol uygulamasının iki temel amacı vardır;
Birinci amaç, polis, savcı ve hakimlerin ister sokakta isterse kitapçıda satılsın, kitapların korsan olup olmadıklarını tespit edebilecekleri objektif bir kriter ihtiyacıdır. Yani polis bir şikayet üzerine kitapçıya gidip baskın yaptığında hangi kitaplara el koyacaktır? Türkiye'nin dört bir yanındaki polisleri korsan kitabın baskı kalitesini veya kağıdını farkedecek şekilde eğitmenin mümkün olmadığını siz de taktir edersiniz. Üstelik son yıllarda basılan korsan kitapları yıllardır yayıncılık yapan meslektaşlarımız bile kolay kolay ayırt edememektedirler.
Aynı şekilde savcılıktan arama izni almak için götürdüğünüz kitabın korsan olduğunu bandrol uygulaması olmadan nasıl ıspat edeceksiniz? Belki siz bunu bir bakışta anladınız, ama savcı sizin lafınızla hareket edemez, ona somut delil lazım.
Diyeceksiniz ki piyasada bandrollü ama korsan tonla kitap var. Evet, belki haklısınız ama biliyorsunuz bandroller numaralı, bu sayede herhangi bir kitabın arkasındaki bandrolün o kitaba ait olup olmadığı avukatlarımız tarafından kolaylıkla tespit edilebiliyor.
Ben yazınızdan korsan takibi konusunda ne tür sıkıntılar yaşandığı ve bandrolün bu konuda ne kolaylıklar sağladığı konusunda yeterince bilgi sahibi olmadığınızı anlıyorum. Bu konularda bilgi almak için Yayıncılar Meslek Birliği ile irtibata geçerseniz, emin olun bu konuda genel geçer bilgiler dışında bilmediğiniz ne çok şey olduğunu göreceksiniz.
Gelelim bandrol uygulamasının ikinci amacına;
Siz de çok iyi biliyorsunuz ki, maalesef meslektaşlarımızın hepsi aynı dürüstlük ve iyiniyet düzeyine sahip değil. Buna bağlı olarak bazıları sözleşmeyle belirlenen adetlerin üzerinde kitap basıp yazarların hakkını çalmakta hiçbir bir sakınca görmüyorlar.
Buradan hemen bazı kendini bilmez köşe yazarları gibi 'hah, tamam bu yayıncıların hepsi hırsız' gibi düşük zeka düzeyi gösteren bir çıkarım yapılmasın. Zaten Radikal okuyucularının hiçbirinin böyle basit genellemeler yapacak düzeyde bir entellektüel zayıflıkta olduklarını düşünmüyorum.
Dediğim gibi maalesef aramızda bu şekilde çalışan ahlaksızlar vardır, ama bunlar bandrol uygulamasıyla beraber azalmışlar ve pek çok yazarla da mahkemelik olmuşlardır.
Eğer bandrol uygulaması başlangıçta amaçlandığı kadar iyi bir şekilde uygulansa, sektörümüz bu hırsızlardan çok daha hızlı bir şekilde temizlenirdi.
Bu hırsızların sektörümüzde olması sadece yazarları değil bu haksız rekabetle mücadele etmek zorunda kalan tüm dürüst yayınevlerini de rahatsız ediyordur diye düşünüyorum.
Dolayısıyla yazınızın sonunda 'kimse bu bandrolü savunan çıksın ortaya' şeklinde adeta suçladığınız yayıncılardan biri benim. Hırsızların yarattığı haksız rekabete karşı, hiç bir yazarın hakkını yemeden işimi yürütmek için haftanın 6 günü günde 11 saat çalışıyorum. Ve yazınızda bahsettiğiniz şekilde son yıllarda piyasada yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen çalışmaya da devam edeceğim, ortalığı 3-5 hırsıza, soysuza bırakacak değilim.
Koray Seçkin
Seçkin Yayıncılık A.Ş.
Not: Radikal'in yorum eklentisi çalışmadığı için buraya göndermek zorunda kaldım.
Koray Bey,
Duyarlılığınıza teşekkür ederim. Bandrol uygulamasının korsan kitaba karşı ciddi bir önlem olabileceği düşüncenizi paylaşabilirdim, uygulamalara inansaydım. Bandrolün bir önlem olabileceğine en baştan inanmadığım için, bandrole karşı çıktım, bugün de düşüncemde hiçbir değişiklik olmadı. Bandrol nedeniyle korsan kitap basanlara karşı hukuki ve cezai yaptırımlar uygulanmışsa, bunun, yapılan ahlaksızlıkların yüzde kaçını oluşturduğunu siz de biliyorsunuzdur. Öte yandan, bandrol uygulamasının niçin sözgelimi Avrupa'da uygulanmadığına ilişkin sorumu da yalnızca korsan kitap sınırları içinde yanıtlamayın. İşin bir de özgürce davranma, düşünce özgürlüğü, ceberrut devlete karşı kendi güvencelerimizi kendi elimizle teslim etme yanları var.
İzin verirseniz, ben de tam otuz yıldır yayıncılık yaptığımı belirteyim. Yalnızca bu işlerle ilgili olarak da her gün ortalama on beş saat çalışıyorum. Başından bugüne de edebiyat ve kültür yayıncılığı içinde oldum, yaptığım yayıncılğın siyasal bir yanı da her zaman oldu. Bandrolün ne menem bir araç olduğunu bir gün başka biçimde görürsek, bundan da bütün yayınevleri aynı oranda etkilenmeyecektir.
Yayıncılar Meslek Birliği'ninse, önce kendi üyesi korsan yayıncılarla ilgilenmesi gerekir. Onları gönül rahatlığıyla bünyesinde tutan bir kuruluşa "meslek birliği" demek kolay değildir. Bu konularda öteden beri yazıp savaşım veren az sayıdaki yayıncıdan biri olarak, kendilerine güvenebileceğimi sanmıyorum.
Merhaba,
Ben üç yıldır bu sektörde satış ve pazarlama alanında çalışıyorum. Oldukça severek yaptığım bir iş ve sektörümüzün gözlerimizin önünde eriyip gitmesi açıkcası beni çok üzüyor.
Ben olaya farklı bir açıdan bakmak istiyorum. Tamam, bizim insanımız pek kitap okumayı sevmiyor bu işin bir tarafı. Fakat kitap sektörünün kan kaybetmesinde bence yayıncıların da payı büyük.
Öncelikle yayıncılığın kar marjı olarak tatlı gelmesi, ülkemizde pek çok insanın yayıncılığa başlamasında oldukça etkili oldu. İyi kötü demeden herkesin kitap yayınlar hale gelmesinin piyasada ciddi bir kalite bozukluğu yarattığını söyleyebiliriz. Bunun üzerine birde okurların 2,90'lık kitaplara alıştırılması işi iyice çıkılmaz hale getirdi. Bunun üstüne yayınevlerinin raflarda paylarını arttırabilmek için %70 lere varan iskontolarını vs vs ekleyebiliriz.
Bence bütün bunlardan çıkış yolu olarak birkaç şey önerilebilir.
İlk olarak yayıncılık sektöründe bazı standartların belirlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu konuda Yayıncılar Birliği adlı bir kuruluştan haberedarım ama kendisini hiç görmedim açıkcası. Ayrıca bence devlet fındık reklamı yanında biraz da insanlarımızı kitap okumaya özendirici reklamlara da bütçe ayırmalıdır. Bu ülkede dandik pazarlama firmaları bile televizyonda herkese 100 kontör diye -ki tamamen dolandırıcılık bence- reklam verebilecek güce sahipken en güçlü yayıncılar bile bu konuda bütçe ayıramıyorlar. Sadece kitap eklerine reklam vererek zaten kitap okuyan kitlenin peşine düşüyorlar.
Bu arada işin pazarlama kısmında da oldukça eksiklik olduğunu rahatça söyleyebilirim. Çoğu yayınevinin düştüğü hata kitabını dağıtımcıya gönderip sonra da satmasını beklemek oluyor. Ben buna kendi tabirimle "ittirme yöntemi" diyorum. Yani telefonda veya yüzyüze görüşerek sipariş adedini belli bir adede ulaştırmaya çalışmak ve sonrasında dağıtımcının elinde bir sürü kitap bulunmasından kaynaklı rahatsızlığından faydalanmak. Bu yöntem bir dönem işe yarasa da artık hiçbir işe yaramadığı apaçık.
Kendi çalıştığım yayınevinde bu kısır döngüyü kırabilmek adına alternatif yöntemler deniyoruz. Nispeten de başarılı olduğumuzu söyleyebiliriz. Fakat yinede her zaman için temkinli adım atmak zorundayız.
Biraz dağınık yazdım kusura bakmayın. İyi günler dilerim.
Hakan Bey,
Yazdıklarınız, öncelikle bir yayıncılık blogu olarak tasarlanmış Notos Blog'un niteliğine çok uygun, onu zenginleştiren bir katkı değerinde. Yayıncılık dünyası içinden belki de tanıyoruz birbirimizi. Önümüzdeki haftalarda Radikal Kitap'ta gene bu konularda yazacağım bir yazıda görüşlerinizden de yararlanacağım. Çalıştığınız yayınevinde hangi yaratıcı satış yöntemlerini uyguladığınızı e-mail adresime yazarsanız, ayrıca çok sevinirim. semih@notoskitap.com
Yorum Gönder